'Yazarlık serüvenim başladı ve hız kesmeden devam edecek!'

Medyatava Özelİzle-yorum 1 ve İzle-yorum 2 kitaplarının yazarı Cenk Sabah Tuzcu, Sayım Çınar'ın sorularını yanıtladı.

'Yazarlık serüvenim başladı ve hız kesmeden devam edecek!'

Cenk Sabah Tuzcu, derinlikli bir yazarın kalemiminden çeşitli konuları kağıda döken, İzle-yorum 1 ve İzle-yorum 2 ile şimdiden büyük ilgi çekti. Datça’ya yerleşen emekli bankacı Cenk Sabah Tuzcu’nun kaleme aldığı İzle-yorum 1’in kısa sürede 3. baskıya ulaşması ve okuyucu tarafından beğenilmesinin ardından yazdığı İzle-yorum 2 de Cinius Yayınları tarafından okuyucuyla buluşturuldu.

Sayım Çınar yazarla hayata, edebiyata, günümüze ve bizi bekleyen geleceğe dair bir sohbet gerçekleştirdi.

 

 

 

 

 

 

SAYIM ÇINAR

sayimcinar@gmail.com

 

İzle-yorum’ları sadece kendiniz ve yakınlarınız için yazdığınızı dile getiriyorsunuz. Okuyucuyla paylaştığınız bu düşünceniz, ilk kitabınızın ikinci ve üçüncü baskılarından sonra değişti mi?

Aslında bu sözüm bir metafordu. Deneme türünün yaratıcısı ve piri Montaigne’nin, kitabının önsözünde bahsettiği yazma amacına yakın bir ifade kullandım. İlk kitabım benim çocukluk hayallerimin gerçekleşmesiydi. Daha ilkokul öğrencisiyken annem ve babam imkanlarımız yettiğince ben ve kardeşlerimi o dönemin efsane kitapçıları Sander, Remzi ve Hachette’e götürürlerdi. Masal dünyasında dolaşır gibi kitaplar arasında gezinir, bir yazar olarak kitabımın o raflarda durduğunu hayal ederdim. O yüzden ilk kitabımı da bu heyecanla yayınladım ve daha iyilerini yazacağına inandığım oğlum Sait Kaya’ya hediye ettim. Sorunuzun kısa cevabı ise evet fikrim değişti, öyle olmasaydı ikinci ve üçüncü baskılara kalkışmaz, İzle-yorum 2’yi yayınlamaz hatta şimdilerde İzle-yorum 3 üzerine çalışmazdım. Birinci İzle-yorum ile yazarlık serüvenim biter diyordum, öyle ki ancak ikinci kitap çıkınca mecburen ilkinin adına, üçüncü baskısında 1 sayısını ekledik. Yanılmış olmak beni çok mutlu ediyor elbette.

Çocuklarımıza önce kurallı yazmayı, sonra da düzenli okumayı, teknolojinin bu denli hayatı domine ettiği bir ortamda nasıl öğreteceğiz?

Kurallı yazma, öğretim kurumlarının işidir ama okumayı, aileler çocuklarına bizzat aşılamalıdırlar. Diyeceksiniz ki aile kendi okumazsa çocuğunu nasıl yönlendirsin? Maalesef hiçbir gelişme tek nesilde gerçekleşmiyor, iyi şeyler için ısrarlı olmak lazım. Duyma engelli bir bebeğin konuşamayacağı gibi okumayan bir çocuk da kurallı yazamaz. Teknoloji bence yazmaya engel değil, mesela ben eski daktilo sistemlerinde asla bir yazar olamazdım. Belki yazmaya bu kadar yoğun olmasa da devam ederdim ama sadece el yazısı ile. Günümüz teknolojisi yazmayı teşvik eder biçimde hem destekliyor hem de kolaylaştırıyor. Teknolojiden kastınız çocuklarımızın bilgisayar oyunları bağımlılığı ise durum biraz vahim, bu konuda ailelere ve eğitim kurumlarına çok iş düşüyor.

Yeterince okumayan halkımızın, bu alışkanlığı edinmesi ve kültüre, sanata yeterince ilgi gösterir hale gelmesi Türkiye’de neleri değiştirir? Kısa vadede insanımıza okuma alışkanlığı kazandırmamız mümkün mü? Ya da bu alışkanlık nasıl kazandırılabilir?

Değiştirecekleri saymakla bitmez. Öncelikle erkeklerin kadınlara, ailelerin çocuklarına, eğitim sisteminin öğrencilere bakış açısını değiştirse bile önemli bir adımdır. Kısa vadede hiçbir alışkanlık edinilemez. Ben yaklaşık elli senedir balıkçılık yapıyorum ama hala öğreneceklerim var. Şimdi arkadaşlarım denize ilk çıktıklarında on kiloluk Sinarit tutmayı, en zor balıkçı düğümlerini atmayı hayal ediyorlar. Okuma alışkanlığı aileden başlar, yatağa girdiğinde çocuğunuza bir kitap verin, her gece on sayfa okusun, hemen kapılacaktır bu heyecana.

Edebiyata dönersek… Müfettiş Tecessüs’ü ne zaman okuyacağız?

 Şiir yazmak için yaşlıyım; roman yazmak için ise kendimi yeterince sabırlı hissetmiyorum, belki ruhsal olarak biraz daha ağırlaşmam lazım. Müfettiş Tecessüs aslında her gün kafamda yazılıyor. Muzip, çapkın, münzevi ve esrarengiz müfettiş, beynimde tilki gibi dolaşıyor. Çok yakında İzle-yorum’lara biraz ara verip bu polisiye romanı hazırlayabilirim. Hatta bu işi, köşe yazılarımın yayınlandığı Haber2e.com internet gazetesinde eski stil, tefrika türü polisiye roman olarak denemek isterim.

“Türkiye’de insanlar kâğıda yapılan zammı kitap alırken değil, tuvalet kâğıdı alırken öğreniyor.” Kâğıt zamlarından sonra böyle dile getirildi okumaya uzak oluşumuz. Birçok konuda kitap yazmayı planlayan bir yazar olarak bu durum size endişelendirmiyor mu?

Tuvalet kâğıdı kullanma alışkanlığımız da yok ki! Ben de size sorayım, okuma alışkanlığı olmaması mı kötüdür yoksa tuvalet kâğıdı kullanma kültürünün olmaması mı? Enflasyon hesaplama endeksine tuvalet kâğıdının değil kitap fiyatlarının dâhil edildiği bir ülke hayal ediyorum. Yazarı endişelendiren ne kâğıt ne de mürekkep fiyatlarıdır, yeter ki bir ülkenin entelektüel ortamı yozlaşmasın yoksa kâğıt bedava olsa ne fayda.

Orhan Pamuk’un Benim Adım Kırmızı’sını okurken zorlandığınız anlaşılıyor yazdıklarınızdan ki; kendisi Nobel Edebiyat ödüllü yazarımız. Daha önce Yaşar Kemal bu ödülü, kendi ülke vatandaşlarının karalama kampanyası sonucu alamadı. Sizce bu ödüle layık başka Türk yazarı var mı?

Benim Orhan Pamuk veya başka bir edebiyatçıyı eleştirmem ancak okur gözüyle olabilir, edebi veya politik eleştiri alanım ve haddim değildir. Nobel Edebiyat Ödülü artık tamamen politik amaçlarla veya ‘’Heyecanlarla’’ veriliyor; başkalarını bilmem ama herhangi bir ödül almak için ülkem aleyhinde konuşmam ve/veya yazmam. Yaşayan edebiyatçılarımız arasında, uluslararası alanda prestijli ödüllere layık Enis Batur’u görüyorum. Edebiyatın en zor alanı olan şiirde ise Küçük İskender önerebileceklerim arasındadır. Elbette bunlar da sadece bir okur olarak düşüncelerimdir.

Sıkı bir çevreci olduğunuz ortada. Doğayı, kültürel varlıkları korumayı görev bilen bir nesil yetiştirmek için nasıl bir yöntem izlenmeli? Datça’daki uygulama neden ülkenin diğer yerleşim birimlerinde uygulanmıyor sizce?

Datça da yavaş yavaş yozlaşmaya teslim oluyor ama gerek yerel halkın gerekse bizim gibi sonradan yerleşenlerin müthiş bir direnci var. Çevrecilikte, yerel sivil toplum kuruluşlarına ağırlık vermeliyiz. Artık kendilerini bile idare edemeyecek kadar büyüyen ve globalleşen devasa çevre örgütleri maalesef siyasete ve kendi iç dinamiklerine bağlı olarak hantallaşıyorlar. Diğer taraftan, sivil toplum kuruluşları yerel yönetimlerde baskı unsuru olamazlarsa bizim gibi aşırı merkeziyetçi idare tarzlarında tamamen etkisiz kalırlar.

“Çocuklarımıza, düşünerek yazmayı ve yazarken düşünmeyi yani önce düşünmeyi öğretmemiz lazım, bu da okumaktan geçiyor.”

Sanal dünyanın her geçen gün güçlendiği günümüzde, mektubun lezzetini hisseden çocuklar yetiştirmek mümkün mü?

Ben çocukken kalemsiz ve kâğıtsız yazmayı düşünebilir miydik? Kitaplarımı ve her hafta yayınlanan köşe yazılarımı hazırlarken elime kâğıt kalem bile almıyorum ama düz vites araba kullanmayı bilmeden otomatik vitese geçmek de bana çok hızlı geliyor nedense. Çocuklarımıza, düşünerek yazmayı ve yazarken düşünmeyi yani önce düşünmeyi öğretmemiz lazım, bu da okumaktan geçiyor. MÖ 1YY’da yaşamış Romalı filozof Lucretius ‘’Ömrün bitince, her şey de seninle birlikte yok olacak’’ derken sorunuzdaki yazılı eseri yani mektubu kastetmiyordu.

İnsanoğlu, İzle-yorum’da da belirttiğiniz gibi çok hızlı yaşıyor ve ancak Datça gibi noktalarda yavaşlayarak da yaşanabileceğinin farkına varıyor. Çalışmak zorunda olmak mı bizi yavaşlamaktan alıkoyan, yoksa emekli olmadan da yavaşlamak olası mı?

 Bu emekli sözünü sevmiyorum; kapitalist dünyanın emekçi insanlara yüklediği berbat bir yaşam dönemidir. Yani ‘’Sen, zavallı işçi veya memur, bugün iyi çalışırsan, ileride paranı çalışmadan almayı, sigorta primi ödemeden tedavi olmayı hak edeceksin, ne mutlu sana’’ demek ne tür bir motivasyon yaratabiliyor anlamıyorum. Hayatları boyunca evde kocasına ve çocuklarına hizmet eden kadınlar daha fazla emekli olmayı hak etmiyorlar mı bu durumda? Saçma bir vahşi kapitalizm aracı ve amacıdır emeklilik. Ben şimdilerde, profesyonel yaşamımda yaptığımdan çok daha fazla üretiyorum. Datça’da yavaşlamak bir paradoks aslında; doğaya uyum sağlamak yavaşlamak değildir, doğal olandır. Şehirlerdekiler gerektiğinden hızlı, o kadar.

Sinemada acemi  ve yetersiz olduğunuzu dile getirmenize rağmen, seyrettiğiniz filmlerle ilgili yorumlarınız, bu konuda kısa sürede gelişme gösterebileceğinizi kanıtlıyor. Senaryo yazmayı düşünebilir misiniz gelecekte? Yazarsanız konusu ne olabilir?

Sinemaya gitmeyi sevmiyorum ama evde film seyretmeye bayılırım. Herhangi bir sanatı, belli bir saate bağlı yaşamak hoşuma gitmiyor nedense. Diğer taraftan senaryodan ziyade tiyatro oyunu yazmaya daha hevesliyim. Sitcom da ayrı bir merakımdır, maksimum on-on beş bölümlük TV dizileri yazabilirim. Mesela bir İngiliz, bir Alman, bir Fransız ve bir Laz kadrolu Sitcom projem var.

Filmlerde geçen uzaylı istilalarında bankacıların ortak mücadele guruplarına alınmadığından yakınıyorsunuz. Peki diyelim ki dünyayı uzaylılar istila etti ve size de bankacıları temsilen mücadele konsorsiyumuna davet ettiler. Uzaylılara karşı ne tür önlemler önerirdiniz orada?

Kovboy filmlerindeki banka soygunlarında zaten uzaylılar gibi davranılıyor, demek istediğim uzaylılar da istilaya gelse sahne bu şekilde absürt olacaktır. Ayrıca dünyamızın işletim sistemine göre, bankacılarla uzaylılar bana göre aynı düzeyde sürrealistler. Bu durumda uzaylıları anlayacak ve onlara karşı önlem alabilecek tek meslek erbabı da bankacılardır, özellikle istila söz konusu ise… Önlem olarak onlara bankacılık işlemlerini; mesela türevleri, geçen günlerde halkımızın kafasını yiyen Swap’ı, offshore bankacılığı veya komisyon ücretlerini anlatırdım. Arkalarına bakmadan kaçarlardı.

Yunan adalarını ve Türkiye sahillerini turizm açısından sık sık kıyaslıyorsunuz. Neden biz bu konuda kendi ayağımıza kurşun sıkıyoruz? Bir kere kazıkladığımız turistin yeniden gelmeyeceğini çocuklar bile bilir. Bu basit denklemi nasıl olup da kuramıyoruz?

Sadece kendi ayağımıza değil herkese kurşun sıkıyoruz, rastgele ateş ediyoruz. Bunun temelinde plansızlık, organizasyon eğitimsizliği ve bunların doğal sonucu vizyonsuzluk var. O kadar Yunan adası dolaştım hiçbir yerde Teke Zortlatması dinlemedim ama aşağı yukarı aynı yerel motiflerdeki Yunan halk ezgileri bütün sahillerimizde çalıyor. Başka bir deyişle, halk müziğimizi küçümseyen yerli turistimiz başka bir ülkenin halk müziğine hayranlık duyabiliyor. Binlerce kilometre uçup Fado gibi estetikten yoksun ve bayıcı bir müziği saatlerce dinlemek de böyle bir ikilemdir bence.

“Tarantino’nun vahşete yakın filmlerinde de Shakespeare’in trajedilerinde de mizahı derinden hissedersiniz.”

Yazmak, geleceğe bir şeyler bırakmak, sizin bakış açınızla örtüştüğü gibi; kimse okumasa da kendi gelecek neslinizin yararlanacağı kitaplar, yazılar bırakmak mantıklı. İzle-yorumların ardından ne tür kitaplar yazmayı planlıyorsunuz? Mizah diğer kitaplarda olacak mı?

İçinde mizah olmayan hiçbir şey yazmadım ve yazmayacağım. Trajedi bile mizah içermezse yavan oluyor. Tarantino’nun vahşete yakın filmlerinde de Shakespeare’in trajedilerinde de mizahı derinden hissedersiniz. Bütün dünya edebiyatının babası Homeros’un, Aşil’i (Akhilleus) tendonundan vurdurması kara mizah değil midir? Ama mizah unsuru bir yana, öncelikli hedefim otoriteler tarafından edebiyatçı olarak kabul edilmemdir. Yazmak ve yayınlamak yazar olmayı hele edebiyatçı unvanı kazanmayı kendiliğinden getirmiyor. Diğer hedefim ise eserlerimin yabancı dillere çevrilmeyi hak ettiğini görebilmektir. Türkçe son derece yetkin bir dildir ama dünya kültürüne karışmak, sanatın evrensel hedefi olmalıdır.

Arnavutköy’ün eski haline âşık ettiniz hepimizi. Anlattığınız Arnavutköy de şu anda yeryüzünde yok. Ne yapacağız biz? Bu aşkı nasıl küllendireceğiz?

Eski Arnavutköy yaşasaydı zaten anlatmaya gerek kalmazdı. Datça hâlâ eski Datça, Portofino da eski Portofino kalabildiği için başına nostalji eki ‘’Eski’’ almadan da şimdiki halleriyle çok güzeller. Benim gibi o emsalsiz günlere tanıklık etmiş ve henüz hayatta olanların, anlatması, yazması ve özletmesi gerekiyor ki ülkemizde az da olsa kalabilen benzer değerler korunabilsin. Şimdi Atina’da yaşayan, çocukluk arkadaşım Yorgo’nun kulaklarını çınlatmamak olmaz, bizleri ‘’Eski Arnavutköylüler Grubu’’ adı altında, sanal ortamda da olsa bir araya getirdi. Böylece bizler, elimizdeki dokümanları ve anıları paylaşarak bahsettiğiniz aşkın küllenmesine izin vermiyoruz.

150 balık türünün yaşadığı Marmara’da şu anda 5 tür hayatını sürdürebiliyor. Bunu çocuklarımıza nasıl anlatacağız?

Fotoğraflarını ve filmlerini görsel olarak sağlayabiliriz de bu türlerin emsalsiz lezzetlerini nasıl tattıracağız acaba? Zalim ve insafsız insanlarız, kendimizi düşünmediğimiz kadar çocuklarımıza da acımıyoruz. Şimdilerde bizim bile mahrum kaldığımız bazı lezzetleri belki de hiç tadamayacak çocuklarımız, ne kadar sitem etseler haklı olacaklardır. Otuz sene evvel sokak kedisine verdiğimizde canlı değilse kafasını çevirdiği istavriti şimdi balıkçı tezgâhında bulunca sevinmemiz çok acıdır. Yüzme mesafesindeki Simi adasında avlanabilen en az beş tür deniz canlısının Datça sularında olmaması bir balıkçılık eksikliği değildir ama avlanma yasağını destekler gibi görünüp İstanbul Boğazı’nın ortasında voli çevirmek ciddi bir samimiyet eksikliğidir.

 

 

Sayfa Derleme Süresi: 1.8924 saniye