'Karşılıksız iyilik insanın içini güzelleştirir'

Medyatava ÖzelSayım Çınar, 'Taze Başlangıç' kitabının yazarı Dicle Keskinoğlu'yla buluştu...

'Karşılıksız iyilik insanın içini güzelleştirir'

 

 

 

 

 

 

SAYIM ÇINAR

sayimcinar@gmail.com

Dicle Keskinoğlu’nun, Taze Başlangıç isimli romanı, Mona Kitap’tan çıktı. 2014’te kendi annelik serüvenini mizahi bir dille anlattığı, 18. baskısı yapılan; Beşikte Durduğu Gibi Durmuyor kitabının ardından Bebek Olmaya Karar Verdim, Ben Büyüyünce Aşık Olacağım, Yağmurun da Tadı Var, Köfte Parmak ve En Sevdiğim Renk adlı çocuk kitapları ile Şarjlı İyilik Asası isimli kitabı yayınlanan genç yazar, Taze Başlangıç’la dibe vurmuş, hayatın anlamını arayan, ya da yaşamın rutini içinde kaybolup gitmiş insanlara harika mesajlar veriyor.

Yazar Yılmaz Karakoyunlu’nun, “Hatıra edebiyatının fevkalade değerli bir örneği” olarak tanımladığı Taze Başlangıç’ta babasız büyüyen, kırılgan ve kararsız bir genç kızın, hayata dört elle sarılmasına uzanan ilham verici ve gerçek hayat hikayesi var.

Taze Başlangıç özellikle gençler için olsa da, her yaştan insana yönelik, sorunlara rağmen yeniden başlama yönünde ilham kaynağı olabilecek bir kitap.

Sağlıklı, yaşama enerjisi bulunan her insanın çok şanslı olduğunu, doğru insanlarla iletişim kurarak ve okuyarak güçlü kişilikler oluşturulabileceğini, hayata dört elle sarılıp, geleceğe sağlam adımlarla yürünebileceğini ve hayallere ulaşmak, yeni hedefler koymak için hiç bir zaman geç olmadığını hepimizin benliğine fısıldıyor Taze Başlangıç…

Dicle Keskinoğlu; okumayla, ölümle, sağlıkla, zamanı yakalamakla, diğer insanlar için bir şeyler yapmakla, iyilikle ve yaşamın her anında yeniden başlayıp, hayallerin peşinden koşulabileceğiyle ilgili evrensel mesajlar veriyor.

Her sayfasında ilham veren, dibe vurmuş her insana, kendi hayatının şoför koltuğuna geçmesi için çağrı yapan bir kitap Taze Başlangıç.

Türkiye’de altyapısı sağlam, dünyada ve ülkede olan bitene hakim, edebiyat-sanat literatürüne aşina bir topluluk var. Aslında ülkenin dört bir yanına yayılmış bir insan topluluğu daha doğru bir tanımlama olabilir. Yine de okuma oranımız çağdaş ülkelere oranla çok düşük. Nasıl artıracağız bu oranı?

ÇOCUKLARA OKUMA ALIŞKANLIĞI KAZANDIRILMALI

Dediğiniz gibi bir insan topluluğu var. Ancak bu insan topluluğunun nüfusu ne kadar? Asıl problem sanıyorum bu. Bahsettiğiniz grup azınlıkta olduğu sürece, geriye kalan; altyapısı sağlam, olan bitene hakim, edebiyat-sanat literatürüne aşina olmayan topluluğun tamamını sırtlaması mümkün değil. Ve evet, okuma oranımız gerçekten de oldukça düşük. Geçtiğimiz yıl, dünya kitap okuma oranında 186. sıradaydık. Yoksul Afrika ülkeleri ile aynı kategorideyiz. Aslına bakarsanız, bu durumun başlangıcı ta çocukluğa dayanıyor. Çocuklarımıza bir sürü temel alışkanlığı kazandırıyoruz. Misal, sorumluluk alma, aldığını yerine getirme, özbakım başlığına ait her türlü konuyu kendi başına gerçekleştirme, küçükleri sevme, büyükleri sayma vb. Kaç tanesi, ne derece hedeflenen düzeyde alışkanlık halini alıyor, tartışılır. Ancak sonuç olarak çaba gösteriliyor. Malum, alışkanlık başlıklarını kültürümüz belirliyor ve bizler de, bizden sonra gelecek nesillere öğrendiğimiz biçimde aktarmaya çalışıyoruz. Kitap okuma da küçük yaşta edinilmesi gereken bir alışkanlık. İşte bu noktada, okuma oranı yüksek çağdaş ülkelerle net bir şekilde ayrışıyoruz. Çünkü kitap okuma alışkanlığı bizim temel alışkanlıklarımız arasında halen daha yer almıyor. Yatmadan önce diş fırçalama alışkanlığı için dilimizde tüy bitene kadar senelerce uğraşabiliyoruz. Ancak okuma alışkanlığı yüksek toplumlarda çocuklar, küçük yaştan itibaren, hem diş fırçalamaya hem de kitap okumaya eşit derecede programlanıyorlar. İkisinden birini seçip ona öncelik vermiyorlar. Tabii bir diğer önemli detay, çocuklar gördüklerini uyguluyor. Tıpkı kötü alışkanlıklar gibi iyi alışkanlıklar da göre göre benimseniyor. Anne ve babanın, elinde kitap tutmadığı bir evden, küçük bir kitap kurdunun çıkması oldukça düşük bir ihtimal.  Kendi adıma, çocukların erken yaştan itibaren kitap okumasını müthiş önemsiyorum. Bu yüzden, hem yetişkinler, hem gençler, hem de çocuklar için yazıyorum. Okumalarını teşvik etmek adına, hem kendi çocuklarıma hem de ulaştığım çocuklara ilham kaynağı olmak istiyorum.

Genç yaşta hatırı sayılır sayıda güzel eseri portföyünüze eklediniz. Neden yazıyorsunuz? Yaşadıklarınız mı, yetenekleriniz mi size böyle derin mesajların verildiği kitapları yazdıran?

İÇİMDEN GELENİ KALEMLE, KLAVYEYLE DIŞA VURUYORUM

Bir insan yazıyor ve yazdıklarının kitap haline gelmesine çabalıyorsa, bana göre söyleyeceği şeyler ve bunların, diğerlerinin söyleyebileceklerinden daha farklı olduğuna dair güçlü bir inancı vardır. Şimdiye kadar gazete ve dergiler için yazdığım köşe yazıları ve sekiz kitabım olmak üzere hemen hepsinde, sanıyorum içimde tutmak istemediğim, paylaşırsam ancak rahat edebileceğim hisler ve düşünceler önder oldu. Herkesin bir tabiatı var; ben olup bitenler hakkında en yakınına gidip konuşarak değil, sakin kafayla tek başına yazarak hafifleyenlerdenim. Derin mesajlar verdiğimi söylediniz ama inanın yazarken derin olduğunun, ötesi mesaj olduğunun farkında bile değilim. İçimden geleni kalemle, klavyeyle dışa vuruyorum. Kendimi bildim bileli, etrafımı gözlemlerim. Gözlemler, hisler, anılar ve hikayeler biraraya gelince ortaya kitaplar çıkıyor.

Kitabınızda da bahsettiğiniz gibi “Kadının kadına yaptığını, kimse kimseye yapmaz.” Kadın bir yazar olarak bunun nedenini araştırma olanağınız oldu mu? Neden kadınlar hemcinslerinin paçasından yakalayıp aşağıya çekiyor? Bu doğal seleksiyonla açıklanabilecek bir durum mu, yoksa insana özgü, sonradan gelişmiş bir yaklaşım şekli mi?

GENEL OLARAK TEHLİKELİ BİR IRKIZ

Şimdi siz, kadın bir yazar olarak bunu araştırdınız mı deyince, bilimsel veriler vermem gerektiğini hissettim. Ancak malesef elimde böyle veriler yok. Kaldı ki gerek de yok. Bir kadın diğerinin iyiliğinden, hoşluğundan, güzelliğinden, başarısından haz etmiyor nokta. Elbette arada kaideyi bozan istisnalar ortaya çıkabiliyor. Ancak dünya nüfusunun geneline vursanız, isimlerini tek tek sayacak kadar azınlıkta kalırlar. Açıkçası bilimle mi, psikolojiyle mi, sosyolojiyle mi açıklamak gerek inanın bilemiyorum. Hani doğal bir refleks; evini ve yuvasını dış tehlikelerden korumak için geliştirdiği primitif bir içgüdü desek o da değil. Genel olarak tehlikeli bir ırkız. Her yaş grubu ve sosyal çevre içinde, kendimizce rakipler belirliyoruz. Mutluluk katsayımızı rakiplerimizin başına gelen olumsuzluklarla düzenliyoruz. Erkekler böyle değil mesela, son derece naif ve basitler. Ama kadınlar zor. Hele ki bir kadının hem cinsiyle yakın arkadaşlık ilişkisi yürütmesi, aynı ortamda çalışması dahası takdir görmesi en zoru.

Psikologlara para verme işi, psikoloğa giden ya da gidecek insanların psikolojisini bozacak düzeyde sıkıntı yaratan bir konu. Sonuçta size taze başlangıç reçetesini yazan bir psikolog. Psikoloğa gitmeseydiniz, depresyondan çıkma süreci uzar mıydı?

Hikayeyi kurgularken, Zeynep’i, annesinin ve kendi haleti ruhiyesinin dışında profesyonel birisinin yönlendirmesi gerektiğine inandım. Hikayenin tamamını anlatmak istememem bir yana, aslına bakarsanız psikoloğa gitmeseydi de çıkış yolunu bulabilirdi. Ama bazen hepimize olur ya… Bildiğimiz şeyleri, başkasından duyalım isteriz. Bu başkası tescilli bir isimse, diplomalıysa içimize daha kolay sindiririz. Onunki de biraz o hesap…

Kitapta güçlüce bağlanılan ve fakat nedensiz terk edilen bir flörtten bahsediliyor. Ardından gelen bir nedensiz terk ediş. Erkeklerden intikam alma duygusu var mı bu nedensiz terk edişte? Hiç de öyle acımasız bir kişilik haritasına sahip olmadığınız için soruyorum.

Zeynep, babasız büyümesinden ötürü erkeklerle ikili ilişki yürütme konusunda pek başarılı değil. Terk edişini, intikam almaktan ziyade, zayıflıkla güçlülük arasında gelgitler yaşayan karakteri eşliğinde, bir güçlülük anına denk geldiğini söyleyebiliriz. Hikayenin her noktasında, kalbinin kırıklığını hissediyorsunuz. Belki de sebep, kalbinin halihazırda küçücük parçalara ayrılmışlığı, bir de geride kalan olursa, daha fazlasını kaldıramamaktan korkması olabilir.

ACAİP BİR HAVASI VAR İZMİR’İN

Aşık olduğunuzu sıkça belli ettiğiniz İzmir’den beslenen sayfalarınız var kitabınızda. Sadece İzmir’i yazsanız bile okunur bir kitap olur sanki. Var mı böyle bir projeniz?

İzmir sevilmeyecek bir şehir değil. Acayip bir havası var bu şehrin. Türkiye’nin başka hiçbir yerinde bulamayacağınız şahsına münhasır bir karakteri var. Şehrin tarihi olur, coğrafyası olur, doğal güzellikleri olur ama karakterlisi nadir bulunur. İzmir karakterlidir. Bence tam da, bu yüzden içinde yaşayanları da orjinaldir. Kızlarının cilvesi, albenisi, zekası, yaratıcılığı erkeklerinin “efe” olarak anılması, bir ortamda hemen dikkat çekmesi hep güçlü, oturmuş karakter ibareleridir. Doğduğumdan beri İzmir’de yaşıyorum. Okumak için bile ayrılmadım. Ayrılamadım. Allah ayırmasın. İlerleyen dönemde yazacağım romanlar muhtemelen yine İzmir’de geçecek.

Bazı insanlar sadece kendi mutlulukları için enerji harcar, bazı insanlarsa başkalarının mutluluğu için de çaba harcar. Başkalarına yardım ederken doyan insanların sayısını artırmanın yolu sizce nedir?

KARŞILIKSIZ İYİLİK, İNSANIN İÇİNİ GÜZELLEŞTİRİR

Bence hoşgörü ve empati artarsa, ilişkilerde marjinal fayda aramayı da bırakırız. Bir insan ancak ve sadece iyi olmak için iyi olmalıdır. Bana göre “o bana zamanında tam 2,5 tane iyilik yapmıştı şimdi ben yapmalıyım” tarzı hesaplar eşliğinde iyilik yapılmamalıdır. İyiliği de tüketim aracı gördüğümüz sürece, iyilik kavramıyla aramızı hoş tutmamız mümkün değil. Bakkal defteri tutar gibi, iyilik hesabı yapıyoruz. Hikayedeki Salih Bey’i örnek alalım. Kendini, hiç bir akrabalığı olmayan, belki bir daha karşılaşma olasılığı bile bulunmayan çocuklara iyilik yapmaya adamış. İnsan dışına güzel görünmek istiyorsa önce içini güzelleştirmeli bence. İçin güzelleşmesi de ancak manevi doygunlukla mümkün olur. Bunun gerçekleşmesi için, birine karşılıksız iyilik yapmaktan daha kolay bir eylem göremiyorum.

Bir şeyin parçası olma fikri, evrensel olarak insanı hayata motive eden bir durum. Kitabınızda bahsettiğiniz dernekte, güzel bir şeyin parçası olmaya başladığınızda, gücün ve mutluluğun da kapısını aralıyorsunuz sanki? İnsanların her geçen gün bireyselleştiği günümüzde, güzel bir şeyin parçası olmak gittikçe zorlaşmıyor mu? Bu ikilem nasıl aşılabilir?

BİREYSELLEŞMEDEN ZİYADE, BENCİLLEŞME VAR

Çok haklısınız zorlaşıyor. Ancak kendi kendine mi zorlaşıyor yoksa biz mi zorlaştırıyoruz enine boyuna irdelemek lazım. İnsanlar bireyselleşiyor, çünkü bana kalırsa bireyselleşmek işlerine geliyor. İnsanın yalnız kalması, yoluna tek devam etmesi gereken bir çok eylem var. Mesela her insanın günde en azından 10 dakika, başka hiç bir şey yapmadan sessizce düşünmesi gerekiyor. Kendi adıma söyleyeyim bana çok iyi geliyor. Hatta düşünmüyorum bile, kafamdan akan cümlelere, içimden yükselen sese izin veriyorum sadece. Mesela bu kesinlikle tek başına yapılmalı. Ama insan malum sosyal bir varlık. Tek başına keyif aldığı şeyler kadar, kalabalıklarla yapmaktan keyif aldığı şeyler de olmalı. İyilik yapıyorum kisvesi altında, yardım gecelerinde boy göstermek ya da bireysel bir şeyler yapıyorum deyip, “evdeyalnızben” hashtagiyle fotoğraf paylaşıp, beğenilerin hesabını tutmak, kendimize yaptığımız büyük ihanetlerdir. Bence kimsenin bireyselleştiği falan yok. İnsanlar yalnızca gitgide daha bencilleşiyor. Bence tam da bu yüzden “iyilik” kelimesi eskiden günlük yaşamın bir parçasıyken, bugün ayrı bir başlık olarak inceleniyor.

Erten Bey’in, asıl önemli olanın ne olduğunu, çok değerli bir varlığını kaybedince anladı. Bu olmadan da, hayatta gerçekten neyin önemli olduğunu anlayabilmemizin bir yöntemi yok mu? Sadece gözlemlerle algılanabilse, her şey çok daha kolay ve pürüzsüz olmaz mı?

HER ŞEYİN KONTROLÜ BİZDE ZANNEDİYORUZ

Eminim çok kolay ve dediğiniz gibi pürüzsüz olurdu. Ancak bizim değer bilme mekanizmamız ancak ve sadece elimizdekini kaybettiğimizde devreye giriyor. Bazen farkında olmadan, her şeyin kontrolü bizde sanıyoruz. Bu şartlar altında kıymet de bilemiyoruz. Ne zaman ki, elimizdekinden avucumuzdakinden oluyoruz, o zaman silkelenip kendimize geliyoruz. Ama tabii bazen bedelini ağır ödüyoruz.

“Aklını ve ömrünü iyi kullan” diyor size Salih Bey! Gençler bilemiyor, yaşlılar yapamıyor. Ortası nasıl bulunabilir sizce?

BUNUN DA ÇERESİ OKUMAK OLABİLİR

İşte bu çok büyük bir ironi. İnsanın en “bildiği” yaşta, bildiklerini uygulayacak gücün vücudunda bulunmaması müthiş trajik değil mi? Gençken inanılmaz bir enerjin var, beynin bilgisayar tadında bir performans sergiliyor ancak mütemadiyen saçmalıyorsun. En güzel yıllarını “kendimi keşfedeceğim” sloganı eşliğinde oranı buranı kanatarak geçiriyorsun. Zamanla nihayet karakterini oturtuyorsun, kim olduğunu buluyorsun, nereden gelip nereye gittiğine karar veriyorsun, bu sefer de bir bakıyorsun geride koca bir ömür, önünde ise ne zaman sonlanacağını bilemediğin ancak tıbben kısa olduğuna emin olduğun bir vade. Ortası ancak bilinçlenerek bulunabilir galiba. Daha yüksek bilinç, gençlik yıllarının daha az yara daha çok keyif alarak, daha çabuk olgunlaşarak tamamlanmasına yardımcı olabilir. Yine ve sadece çareyi okumakta görüyorum.

Salih Bey’in, Dostoyevski’nin kitabını ana dilde okumak için Rusça öğrenme planı tüylerimi diken diken etti. Var mı böyle sıradışı bir yeniyıl planınız?

Kendimi bildim bileli planlarım, her zaman hayallerim oldu. Hala dünyanın çevresinde bir kaç tur atacak kadar mevcut. Ama gerçekleştirebileceğim, ayağı yere basan hayaller kurmayı tercih ederim. Kalkıp “yeni yılda mümkünse kulaklarımın arkasından solungaç çıksın ve bundan sonraki ömrümü denizin içinde geçireyim” tarzı ütopik hayaller kurmam. Kendimin en iyisi olursam erişebileceğim gerekirse bir çok şeyden feragat edebileceğim hayalleri tercih ederim. Öncelikli temennim; sağlık ve huzur. Planım; yazmak ve yazmak. Hayalim; kitaplarımın arasına yenilerini ekleyerek, çoğaltmak, cümlelerimin daha çok kişiye görücüye çıkmasını sağlamak.

Taze Başlangıç bir gençlik romanı mı sizce?

BİR KERE GENÇ OLMUŞ HERKES OKUYABİLİR

Taze Başlangıç, bir kere genç olmuş herkesin okuyabileceği ve kendinden bir çok iz bulabileceği bir kitap. En mülayiminden en isyankarına kadar hemen her genç, hayatının belirli bir döneminde benzer sıkıntılar yaşıyor. Hormonları “birisinin kızı, birisinin oğlu, o okulun öğrencisi” kimliği ile yetinmemeye başladığında “sahi ben kimim?” diye sorgulamaya başlıyor. Herkesin bir hikayesi var. “Benim hikayem ne olacak, nereden gelip nereye gideceğim?” buhranına düşüyor. Malesef “büyüyünce ne olacaksın?” sorusunun cevabının da tam dönemde bulunması isteniyor. Taze Başlangıç’ta, tüm bu sıkıntılar arasında, bir genç kızın karakterinin evrilmesine şahit oluyoruz. Kitapta hem duygusallık var hem mizah var. Şimdiye kadar okuyan lise ve üniversite öğrencilerinin oluşturduğu genç yetişkin gruptan inanılmaz geri dönüşler aldım. Duydukça mutlu oluyorum. Tabii bir de kitabın asıl kahramanları olgun “delikanlıları” var. Bir dönemin Türkiye’sinin iyi eğitim almış, iş hayatında müthiş başarı göstermiş eski toprakları. Aslına bakarsanız bir çok farklı gruba hitap eden katmanlı bir kitap diyebilirim.

 

Sayfa Derleme Süresi: 1.7997 saniye