'Göbeklitepe'de kadının adı yok'

Medyatava ÖzelSayım Çınar, "Göbeklitepe Muhafızı" romanının yazarı Yonca Eldener'le konuştu...

'Göbeklitepe'de kadının adı yok'

Göbeklitepe Muhafızı romanının yazarı Yonca Eldener Göbeklitepe’den kadına dair neredeyse hiç sembol çıkmaması üzerine son romanında merceğini bu meseleye çevirmiş.  Yedi Uyananlar, erkek şiddetinin sebepleri üzerinde düşünen, sonu sürprizlerle dolu bir tarihi macera...

 

 

 

 

 

 

 

SAYIM ÇINAR

sayimcinar@gmail.com

 

Erkek şiddeti yine gündemimize girdi ve Sıla’nın Ahmet Kural’a açtığı dava gündeme bomba gibi düştü. Son romanınız Yedi Uyananlar'da Tarsus'ta katledilen Özgecan Aslan’dan da bahsediyorsunuz. Erkek şiddeti hakkında ne düşünüyorsunuz?

Hayatımızda şiddet sıradanlaşacak kadar yoğun. “Yedi Uyananlar” erkek şiddetinin kökenleri üzerine düşünerek yazdığım bir tarihi macera. Şiddet elbette çok boyutlu ve hepimizin bildiği kültürel ve psikolojik nedenleri var. Ancak ben son romanım için pek gündeme gelmeyen genetik nedenleri de ayrıca araştırdım. Bir gen var mesela, bu gene sahip bir erkeğin tecavüz suçu işleme olasılığı tam 44 kat artıyor. Yani kaderimiz genlerimizdir meselesi. Gündeme gelmemesinin bir nedeni bu çalışmaların daha çok yeni olması. Bir diğeri de genetik faktörlerin işi iyice içinden çıkılmaz hale getirebilecek olması. Şiddet uygulayan kişilerin genetik yapısı suça meyil teşkil ediyorsa ne yapacağız mesela? “Adamın doğası bu” demek suça gerekçe mi yaratacak, önlenmesi için bize yol mu gösterecek?

Okuyucu sizi Göbeklitepe Muhafızı ile tanıdı. Bu konuya nasıl yöneldiniz?

Göbeklitepe’de de kadının adı yok! Şaka bir yana Göbeklitepe benim sorularımın çıkış noktası. Burası tarihin sıfır noktası ise eşitlik nasıl bozuldu konusunu buradan daha güzel tartışacak yer olamaz benim için. Bu açıdan bakınca Göbeklitepe toplumsal cinsiyet konusunu düşünmek için de eşsiz bir yer. Mesela neden Göbeklitepe’den sadece tek bir adet kadın tasviri çıktığını soruyorum. Belki bazı heykelciklerin cinsiyeti tespit edilemediği için henüz kadın denemiyor ancak yine de onlarca parça çıktı kazılardan. Bunca kabartma, heykel, heykelcik ve taş parçanın üzerindeki bezemelerde dişi yok ise konuşmaya değmez mi?

Göbeklitepe’den kadına ait hiç sembol çıkmadı mı? Bu çok ilginç. Sizce neden?

Belki ilerleyen dönemlerde çıkacak. Burada yok denen her şey yeni buluntularla değişiveriyor. Yine de burada şimdiye kadar kadına ait olduğu tespit edilen tek parça var. Bir taş levhanın üzerine kazınmış, çömelir vaziyette bir kadın grafitisi... Doğum yaptığı düşünülüyor. Büyük olasılıkla bulunduğu Aslanlı yapının orijinal bir parçası değil ve oraya sonradan konmuş.

Kadın sembollerinin eksikliği Göbeklitepe’nin merhum kazı başkanı arkeolog Klaus Schmidt’in de dikkatini çekmişti. Kitabında Göbeklitepe’nin ölü gömme alanı olabileceği üzerinde durmuştu ve belki ölüm kadınla sembolize edilmiyor diye düşünmüştü. Tabii Göbeklitepe’nin ölü gömme alanı olduğu savını destekleyecek bulgu yok. O zaman neden Göbeklitepe’de kadının adı yok? Elinde sadece çakıl taşıyla altı tonluk dikilitaşları dikecek kadar önemli bir yer inşa et ve kadına dair bir iz koyma. Bu toplum bize bu hareketiyle ne söyler?  Bu taş çağında kadınların toplumda önemli bir rol oynamadığı anlamına gelmez. Latmos gibi Batı Anadolu’da bu çağdaki kaya resimlerinde kadın betimleri var.  Ancak Göbeklitepe’de kadına dair iz olmaması bir yorumlamamız gereken bir anlam içerir. Henüz araştırmaların çok başında olunduğu için bu konu bir kenarda duruyor. Ama sıra bu soruya gelecek diye düşünüyorum.

Sorun bu kadar eski mi yani? Daha taş çağında erkek egemen bir topluluk mu vardı?

Bunun cevabını bilmiyorum. Ama bu sorulması gereken bir soru. Biliyorsun Çatalhöyük’te bulunan ve Ana Tanrıça olduğu düşünülen kadın heykelcikler dünya çapında ünlü. Hele Anadolu Medeniyetleri Müzesi’ndeki oturur vaziyette iri göğüslü meşhur Tanrıçayı hepimiz tanıyoruz. Feministler buraya gelip Ana Tanrıça’nın hüküm sürdüğü Altın Çağı anıyorlar ve kutluyorlardı. Şimdilerle bu iri göğüslü kadın heykellerin sadece yaşı ilerlemiş kadın figürleri olabileceği konuşuluyor. Çatalhöyük’teki Ana Tanrıça denilen heykelciklerin Tanrıça olduğu varsayımı biraz temelsizdi belki. Tabii  Zeus tipi hakim bir Ana Tanrıça’ya inanıldığı bir dönem var. Anadolu’da MÖ 1000’lerde Friglerin Ana Tanrıça’sı Matar – ki sonra Kibele olacak- bir Ana Tanrıçaydı. Ancak Tanrıça kadın demek değil ve Tanrıçaya tapanların olması onların anaerkil bir toplum olduğunu göstermiyor. Ve soyun anneden geçtiği toplumlarda kadınların yönetimde bulunmadığı örnekler bulunuyor. Belki eşitliğe ve cinsiyet rollerini anlamaya çalıştığımız bakış doğru değil. Her ne olursa olsun eşitsizliğe olan isyanımız büyük. Bir dönem kadının çağı olmalı fikrine inanmak ihtiyacındayız çünkü adaletsizlik çok ciddi boyutta ve ne yazık ki evrensel.

Yedi Uyananlar’da Tarsus tarihine ve burada doğmuş antik bir gizem dini olan Mitra’ya nöroloji, psikoloji ve mitolojiye dair ciddi bilgiler yer alıyor kitapta... Erkek şiddetini bu çerçevede nasıl ele aldınız? Bu kitabı yazarken ciddi derecede kitap da okumuşsunuzdur. Erkek şiddeti konusunda sizi en çok hangi kitaplar etkiledi, bu romanı yazarken?

“Ana Tanrıça’nın İzinde, Anadolu Kybele Kültü” adlı kitaba bayıldım. Gerçekten de Ana Tanrıçaya tapılan bir dönem var mıydı, yoksa böyle bir dönemin özlemi üzerine hikayeler mi uyduruyoruz konusunu bilimsel bir bakışla inceliyor.  Ve “The Essential Difference” ile “Kadın Beyni” kitaplarına bayıldım. Empati ve eril-dişi beyin üzerine yazılmış çok güzel kitaplar. Erkek şiddetini nasıl ele aldığıma gelince, şiddetin psikolojik, kültürel ve biyolojik kökenlerini Mitra dinine ait bir boğa öldürme sahnesi çerçevesinde işledim. Bu kadar anlatmakla yetinelim ve kitabın sürprizlerini bozmayalım.

Halen kadına şiddet ve kadın cinayetleri en üst noktada devam ediyor... Sizce dünya bu konuda daha iyiye mi yoksa kötüye mi gidecek?

Son dönemde Hollywood filmlerinde baş rollerde kadınlar ve zenciler görüyoruz. Bu ihtiyaca cevap mıdır, ihtiyaç yaratmak mıdır orasını biz bilemeyiz. Sinema endüstrisi bizlere toplumsal doğrular empoze ediyor ve şu an ötekileştirilenlerin sesinin daha çok duyurulacağı bir dönem geliyor gibi. Bu yüzden kadının sesini daha çok duyacağımız bir döneme girdiğimizi hissediyorum. Zaten de böyle gidemez öyle değil mi? Bir elmanın diğer yarısı daha ne kadar yok sayılabilir ki?

 

 

Sayfa Derleme Süresi: 1.2489 saniye