Polisiye edebiyata Uğur Ateş'ten Kuantum Mektupları

Medyatava ÖzelSayım Çınar, Uğur Ateş ile Kuantum Mektupları'nı konuştu.

Polisiye edebiyata Uğur Ateş'ten Kuantum Mektupları

Uğur Ateş, ilk romanı Kuantum Mektupları ile okurlarla buluşuyor. Polisiye edebiyatında Uğur Ateş yeni bir soluk olarak Kuantum Mektupları romanını sunuyor.

Kuantum Mektupları, Mona Kitap yayını olarak raflarda. Mona Kitap Genel Yayın Yönetmeni Arzu Çağlan, iyi bir polisiye roman yayımlamanın tadını çıkarıyor ve diyor ki "İyi bir polisiye, komplo romanı yaptık."

Uğur Ateş, 2017 yılında aniden Kuantum Mektuplarını yazmaya karar vermiş. 7-8 ayda da tamamlamış... Yani yazım sürecinin başlangıcı bile sıra dışı... Kendisi de bir avukat olan Uğur Ateş, "Eğer avukat olmasaydım bu karakteri ve romanı yazamazdım" diyor.

Kuantum Mektupları romanının konusu

Romanda "Avukat Sara Stern" baş kahraman olarak sayfalarda heyecanlı bir maceraya sürüklüyor okuru.

New York Barosu avukatı Sara Stern, Türkiye’de doğmuş ancak küçük yaşta ailesiyle birlikte ABD’ye yerleşmiştir. Yahudi bir ailenin mensubu Sara Stern, bir gece Türkiye Yahudi liderliğinden gelen telefonla şaşkına döner. Ondan, Yahudi ve Hristiyan vakıflarına karşı Türkiye’de açılmış davalarla ilgili yardım istenir.

Avukat Sara Stern, doğal olarak kendisinin bir hukuk mücadelesi içinde olacağını düşünür. Ancak öyle olmaz. Bilim, iş dünyası ve dini cemaatler arasında geçen baş döndürücü ve ölümcül bir macera Sara Stern'ü beklemektedir.

Sayım Çınar, Uğur Ateş ile Kuantum Mektupları'nı konuştu

Sayım ÇINAR / sayimcinar@gmail.com

Polisiye edebiyata Uğur Ateş'i kazandıran isim ise kitap dünyasının yakından tanıdığı "yazar ajanı" Sayım Çınar, onunla keyifli bir söyleşi de yaptı.

Sayım Çınar'ın Uğur Ateş ile yazarlık serüveni ve Kuantum Mektupları ile ilgili yaptığı söyleşiye buyurun...

Sayım Çınar: İyi polisiye romanın iyi edebiyat olduğunu düşünüyorum… Kuantum Mektupları polisiye severlere bir çıkış romanı olarak sunuluyor. Uğur, bu romanı yazma sürecinden biraz bahseder misin?

Uğur Ateş: Bu düşüncene katılıyorum; polisiye de dâhil olmak üzere tür fark etmeksizin iyi roman, iyi edebiyattır. Tür sadece insani beğenilere göre değişkenlik gösterir. Kimi polisiye sever, kimi klasik, kimi de romantik…

Artık Türk edebiyatında tür tartışmalarını bir yana bırakıp, hatta yeni tür yaratma çabasından sıyrılıp, tarz veya tür ayırt etmeksizin “iyiyi” aramanın zamanının geldiğini düşünüyorum. Kuantum Mektupları da, yurtdışında thriller olarak tanımlanan ve Türkçede genel itibariyle “polisiye” olarak akıllara yerleşmiş türe mensup bir roman.

Bu romanı yazmaya 2017 yılının Kasım ayında bir gün ansızın karar verdim. Aklımda bir olay örgüsü veyahut karakter dağılımı değil, sadece ve sadece bir fikir vardı ve o fikir de; kitapta başkahramanımızın aradığı “gerçek” idi. 7-8 ay sonunda roman tamamlanmış şekilde önümde duruyordu.

Avukat olmasaydım Sara da olmazdı

Sayım Çınar: Sara Stern, Yahudi asıllı bir aileye mensup. Sizin mesleğinizle Sara’nın mesleğiyle aynı, avukatsınız… Sara karakterini yazarken yaptığınız işin etkisi mutlaka olmuştur değil mi?

Uğur Ateş: Sara, asıl itibariyle Türk Yahudisi bir aileye mensup, New York’ta yaşayan bir avukat. Bir gece Türk Yahudi liderliğinden hiç beklemediği bir çağrı alıyor, Yahudi ve Hristiyan vakıflarına karşı açılmış davalara bakması için İstanbul’a çağrılıyor. Kahramanımızın Türkiye’ye ilk geliş sebebi hukuki bir bulmacayı çözmek ve bu bulmaca örgüsünü oluşturmak için de belli bir hukuk bilgisi ve avukatlık tecrübesi gerekiyor. Bu nedenle evet; avukat olmasaydım romanın başkahramanı olan Sara karakterini yaratamazdım ve daha da ötesi bu kitabı yazamazdım.

Bilim ve dinin kesişmesindeki 'gerçek' 

Sayım Çınar: Sara Stern’ün aradığı “gerçek”,  sürprizlerle ve labirentlerle dolu bu macerada bilim ile dinin kesiştiği yerde onu beklemektedir. Bu kitapta tam olarak neyi hedeflediniz?

Uğur Ateş: Bu kitabı yazarken hedeflediğim iki şey vardı. Birincisi, kendi okumak isteyeceğim türde çarpıcı ve şaşırtıcı bir polisiye-komplo romanı ortaya koymaktı. Okuyucuların da, romanı okurken en az benim kadar keyif alacağını umut ediyorum.

İkici hedefim ise asıl itibariyle insanoğlunun ezelden beri aradığı soruların, yani “İnsan hayatının amacı ve anlamı nedir?” ve “İnsan nasıl ve ne için yaratılmıştır?” sorularının cevabını, daha açık bir anlatımla Sara Stern’ün aradığı “gerçeği” bulmaktı. Kitabın bu sorulara, kendi sistematiği içinde bir cevap verdiğini düşünüyorum ki, bu cevap da din ile bilimin kesiştiği noktada duruyor. Fakat tabii ki asıl önemli olan, okuyucunun bu cevabı, yani “gerçeği” kendi bilincinde anlamlandırmasıdır. Bunun da sonuçlarını yakında, hep beraber göreceğiz.

Romandaki Papaz Efendi'nin öyküsü de ilgi çekici

Sayım Çınar: Kitabın başından beri yukarıdaki öykü ile bölümler halinde paralel giden Papaz Efendi’nin öyküsü de anlatılmaktadır. Sara’nın hikâyesi ile Papaz Efendi’nin hikâyesi birbirine bağlanır. Kitabın sonunda ortaya çıkan bu gerçek okuru çok şaşırtacak gibi, öyle değil mi?

Uğur Ateş: Dediğin gibi kitapta Sara’nın öyküsüyle paralel giden bir de Papaz Efendi’nin öyküsü var ve bu öykü de en az Sara’nınki kadar sürprizlerle dolu. Burada sürpriz bozan bilgiler vermek istemiyorum fakat şunu diyebilirim; sadece kitabın sonunda değil, kitap içinde de Papaz Efendi’nin kimliği ve misyonu ile ilgili ortaya çıkacak hakikatlerin okuyucu nezdinde şaşkınlık doğuracağını düşünüyorum.

Romanda kuantum fiziği 

Sayım Çınar: Kitabın isminden de anlayabileceğimiz üzere kuantum fiziğinin kitapta yeri büyük, öyle değil mi?

Uğur Ateş: Kuantum fiziği, henüz bilim adamları tarafından bile tam olarak anlaşılamamış ve içinde en az fizik kadar felsefenin ve hatta mistisizminin de bulunduğu bir alan. Kahramanlarımızdan Jake, üniversitede ders veren bir fizik hocası ve Sara’ya çift yarık deneyi ve Schrödinger'in Kedisi gibi aslında temel olarak büyük çapta bilinen kuantum fenomenlerinin, “bilinmeyen” yani karanlıkta kalmış yüzlerini ve çok çarpıcı yönlerini anlatıyor. Bu bilgiler de, kitabın kurgusu içinde çok büyük önem taşıyor. Bu bakımdan, kuantum dünyası ile ilgilenen okuyucuların da, bu anlatılanlardan büyük oranda etkileneceklerini düşünüyorum.

Hakikatler üzerine kurulu bir romanı

Sayım Çınar: Kitabınızda bahsetmiş olduğunuz dini vakıfları yazarken nasıl bir yol izlediniz? Bu tür kurgular yapmak sizde ne gibi araştırmalara yol açtı?

Uğur Ateş: Aslına bakarsan, kitabı yazmaya başlamadan önce yaptığım araştırmalar en çok zamanımı alan ve en çok üstünde durduğum husus oldu. Yahudi ve Hristiyan vakıfları ile ilgili yaptığım araştırmalarda derinlere indikçe hiç ummadığım bilgilere ulaştım. Yine sürpriz bozan bilgiler vermeden bu soruyu burada bırakalım. Sadece şunu diyebilirim; Kuantum Mektupları her ne kadar kurmaca bir roman da olsa, “hakikatler” üzerine kurulmuş bir kitaptır.

Sayım Çınar: Roman karakterlerini yaratırken, nereden ilham aldınız?  Bir süre bu karakterle yaşamış gibisiniz…

Uğur Ateş: Romandaki karakterlerin hemen hepsi, isimleri farklı da olsa gerçek hayatta tanıdığım kişilerden esinlenildi. Sanırım “gerçek” kadar insana ilham veren başka bir şey yok. Sadece başımızı yerden kaldırıp etrafımıza bakmak yeterli.

Sayım Çınar: Hayaller insanlara gerçeklerden daha fazla yol gösteriyor, öyle değil mi?

Uğur Ateş: Hayal olmadan gerçek de olmazdı ve bunun tersi de aynı derecede doğru. Sorduğun soruyu çok iyi anlıyorum; roman bir hayal dünyasıdır ama iyi roman, insanın ufkunu gerçeklerden daha fazla açar ve algısını derinleştirir. Çünkü romanın aksine gerçek hayatta hazır bir rota yoktur. Rotanızı ya sizin kendi hayaliniz çizer ya da bu zahmete girmezsiniz ve rotayı sizin yerinize başkası veya başkaları çizer. Çünkü hayal etmek zordur, belli bir çaba ister. Bunun için düşünce ve bilinç geliştirilmelidir. İşte budur düşünebilen ve hayal edebilen insan ile oradan oraya savrulan kalabalıkları birbirinden ayıran…

Sadece yazdım ve öncesinde aklımda roman yazmak yoktu

Sayım Çınar: İçinizde katledilmiş bir duygu var mıydı? Bu kitabı bitirdikten sonra neler hissettiniz?

Uğur Ateş: Kuantum Mektupları’nı yazmak benim için bilinmeyene atılmış bir adımdı. Zira başta da dediğim gibi, bu kitabı yazmaya karar verdiğim ana kadar aklımda bir roman yazmak yoktu, hiç olmamıştı… Bu adımın sonucunda çıkacak olan mahsulü bilmiyordum. İyi olup olmayacağı konusunda da hiçbir fikrim yoktu. Sadece yazdım… Yazdım ve bir akışa girdim. Ve bu akış içinde olma durumu çok farklıydı.

Kitabı bitirdiğim zaman neler hissettiğime gelince; tümüyle bir tatmin haliydi hissettiğim. Kitabımın, gönderdikten çok kısa bir zaman sonra Türkiye’nin en saygın yayın gruplarından biri tarafından basılmaya değer görülmesi ise bu tatmini, gurur duygusu ile perçinledi. Şimdi ise asıl mutluluk ve belki de daha çok heyecan kaynağı, Kauntum Mektupları romanı ile ilgili okuyucularımdan gelecek yorumlar olacak.

Ben her insanın içinde en az bir dalda üstün bir yeteneğin bulunduğuna inanıyorum. Fakat yeteneğin, çalışmadan ve çaba sarf etmeden hiçbir kıymeti yok.  Ne yazık ki insanlar sonuçlara çok kafayı takıp, süreçten zevk almayı unutuyorlar. Sürekli sonuçlara dair bir tasa halindeler ve bu hem çalışmalarını baltalıyor hem de gerçek yeteneklerinin ortaya çıkmasını engelliyor. E tabii böyle olunca istedikleri sonucu da elde edemiyorlar.

Yapılacak tek şey, yapmaktan keyif alınacak bir şey bulup onun üstünde bütün benliğimiz ile çalışmak. Süreçten olabildiğince keyif almak. Fakat bir taraftan da hayatın gerçeklerini ve sorumluluklarımızı unutmamak… Böylelikle inanıyorum ki, hiç kimsenin içinde katledilmiş bir duygu kalmayacaktır.

Polisiye eser de okur da az

Sayım Çınar: Son olarak suç unsurunun bu kadar fazla olduğu bir ülkede polisiye okumamak, insanın gözüne perde çekilmesi gibi bir şey sanırım… Bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Uğur Ateş: Polisiye türü, olay örgüsünün katmanlı ve karmaşık olması nedeniyle yazımı çok zahmetli olan bir tür. Zahmetli olmasından dolayı da maalesef birkaç bilinen yazardan başka bu türde yazan kimse yok. Diğer taraftan akıcılığı nedeniyle de gayet kolay ve keyifle okunan bir roman türü. Sanırım az yazılmasından dolayı okuyucusu genele kıyasen az gibi görünüyor.

E tabii madalyonun diğer yüzü de var; yani ülkemizdeki okuyucu sayısının az olması… Yine de ben diğerlerinin aksine bu konuda çok karamsar değilim. Okuyanla okumayan asla bir olmaz ve okuyan insanların sayısı her geçen gün artıyor.

Sonuç olarak şunu diyebilirim, yeni bir yazar olarak -sayısı az ya da çok- okuyan, değerli ve zeki insanlarla böyle bir yolda yürümeye başlamak bana çok büyük bir mutluluk ve gurur veriyor.

Sayfa Derleme Süresi: 6.4034 saniye