'İstanbul kızgınlığın ve kırgınlığın şehri!'

Sayım Çınar, Mario Levi ile genel edebiyat anlayışı üzerine bir söyleşi gerçekleştirdi.

'İstanbul kızgınlığın ve kırgınlığın şehri!'

Mario Levi, Türkçeyi ustalıkla kullanan, her romanında okura yeni kapılar açan bir yazar. Üstelik çalışkan ve enerji dolu, atölyeleriyle, imza günleriyle, söyleşi ve imzalarıyla okuruyla sık sık buluşuyor. Sayım Çınar, Mario Levi ile bu sefer tek kitabı üzerinden değil, genel edebiyat anlayışı üzerinden Independent Türkçe için bir söyleşi gerçekleştirdi. Levi’nin özellikle dille ilgili söylediği şu sözler önemli: “Vatanı, her yazar kendisini hangi dilde sahiden ifade edebildiğine inandığı yerdir. Orada doğar, kendi inşa eder ve ölür…”

Sayım ÇINAR / sayimcinar@gmail.com

İstanbul kızgınlığın ve kırgınlığın şehri!

Mario Levi, Türk edebiyatının köşe taşlarından biri. İlk sorum, İstanbul'un değişimi ve dönüşümü ile ilgili. Romanlarınıza da yansımasını görüyoruz, İstanbul'unuzu anlatır mısınız ve etkilerini edebiyatınıza.

Romanlarımda zaten anlattıklarımı burada özetlemem çok zor. Belki birkaç değinmede bulunabilirim. İstanbul benim için özellikle bir göç şehri ve böyle olduğu içimde duruyor, kendisini hissettiriyor. İstanbul deniz ve tarih duygusu…  Kolay kolay bitmeyecek, derin bir bağlılığın yanı sıra kızgınlığı ve kırgınlığı da barındıran bir şehir. Son nefesimi vermek istediğim şehir.

Gazetecilik yapmış bir isimsiniz. Kurgu roman yazmakla gazetecilik arasında nasıl bir köprü kurdunuz?

Gazetecilik bana galiba en çok söylemek istediklerimi daha anlaşılır bir şekilde dile getirmeyi öğretti. Metinlerim artık ilk yazılanlara oranla daha yalın. İçimdekileri yapabildiğim kadarıyla kağıda dökmeye çalışıyorum. Kaygan zeminlerde yürümeyi bilmek de maharet ister.

Metin yazarlığı da yine hayatınızda önemli bir yer almış.

Evet, hayatımın dört yılı reklam ajanslarında geçti. Bu dönemden geriye çok kıymet verdiğim arkadaşlıklar kaldı. Reklam yazarlığı da, yazma serüveni adına bana ne yapmam gerektiğinden çok ne yapmamam gerektiğini öğretti. Sahici yazarlıkta hedef kitleye göre yazmak yoktur mesela.

İstanbul azınlıklarını eserlerinizde anlatıyorsunuz, bu deneyimi açmanızı isterim.

Bu mevzu da birkaç satıra sığamayacak kadar derin. Sadece şu kadarını söylemekle yetineceğim. Farklılıkları isteseniz de istemeseniz de yaşamak ve taşımak zorunda kalınca her türlü farklılığa daha duyarlı oluyorsunuz. Benim insanlarım yaralı insanlar. Bildiğim, görebildiğim her manadaki yaralı insanlar.

Yalnızca ülkemizde değil uluslararası arenada da karşılığını bulmuş bir yazarsınız. Başka dillerde okurlarla buluşmak nasıl bir duygu?

Bu hayalimi gerçekleştirebildiğimi görmek bana daha çok çalışma şevki veriyor. Bugüne kadar otuz dört dile tercüme edildim. Hiç beklemediğim bir anda yurt dışında yaptığım konferanslarda hiç tanımadığım birini kitaplarımdan söz etmesi, farklı dil dünyalarında da sesimi duyurmam çok yüreklendirici elbet. Genç bir yazar olarak yola çıktığım günlerde bu kadarını sadece hayal edebilirdim.

Filoloji mezunu olmanız dilinizi kurarken nasıl bir etki yarattı?

Dillerin derinliğinin ne kadar büyük bir değer taşıdığını gördüm. Bir dili bilmenin, sahiden bilmenin, o dilin ruhunu bilmekle ilintili olduğunu da…

"Bir Şehre Gidememek", "Yanlış Tercihler Mahallesi", "İstanbul Bir Masaldı". Kitaplarınızın isimlerinin hikayeleri nasıl oluştu?

Kendiliğinden… Muhtemelen hatırlamayı göze aldığım için. Tabii yüzleşmeyi de… Ben bu hikayelerle hayatta kaldım. İsimleriyle yazdıklarım söyletti. Dahası dayattı. Hepsi kitaplar biterken veya bittikten sonra ortaya çıktı. En iyi başlıklar en sonda atılanlardır zaten.

Günümüz Türk edebiyatını nasıl görüyorsunuz, sizi heyecanlandıran öyküler, romanlarla sık karşılaşıyor musunuz?

İsim vermek istemiyorum. Ama çok iyi bir hikayeci kuşağının yetişmekte olduğunu görüyorum. Bu da bana gelecek açısından umut veriyor. Amiyane bir tabirle bardağın dolu tarafını görmeyi tercih ediyorum anlayacağınız. Çünkü boş tarafını görmek istesem pek çok boşluk göreceğim. Satışın ve parlaklığın, şöhretin ve basitliğin tutsağı olmuş kitaplar… Bunların hiçbirinin edebiyatla, has edebiyatla alakası yok. Ama kimileri tarafından edebiyat olarak görülmeleri, dahası dayatılmaları çok ürkütücü…

Yaratıcı yazarlık atölyeleriyle ilgili düşünceleriniz nelerdir?

On yedi yıldır bu atölyeleri düzenliyorum. Çok sayıda öğrenci ile karşı karşıya geldim. Kitaplarını yayınlamayı başaranların sayısı yirmiyi aşmıştır. Bir sabır işi bu da… Bir çeşit usta çırak ilişkisi… Başka sanatlarda da olduğu gibi… Ben hiç kimseye nasıl yazması gerektiğini söylemiyorum. Sadece yollar gösteriyorum. Bu yollarda tökezleyenlerin elini tutmaya çalışıyorum. Herkese kendi yolunu bulmakta yardımcı oluyorum. Sabır gösteren aradığını buluyor. Göstermeyen gidiyor. Hepsi bu.

Sırada ne var? Önümüzdeki projelerinizi paylaşır mısınız?

İki ay önce ilki yayınlanan yedi ciltlik romanımın öteki ciltleri üzerine çalışmalarım devam ediyor. Tahminimce bu proje ancak dört yılda tamamlanır. Her bir cilt İstanbul’un farklı bir semtinde haftanın belirli bir gününde geçiyor. İlki Kadıköy’de bir Cuma günü geçti. İkincisi Şişli’de bir Salı günü geçecek. Böyle de devamını getireceğiz işte. Nasipse… Bir uzun soluklu proje daha var. Ama o henüz olgunlaşma aşamasında olduğu için ondan bahsedemeyeceğim. Şu kadarını söyleyebilirim. Eğer bu projemi hayata geçirebilirsem nerdeyse otuz yıllık bir hayal gerçekleşmiş olacak.

"Türkçeyi vatanım olarak görüyorum" diyorsunuz bir söyleşinizde. Bu çok önemli bir cümle, açar mısınız?

Vatanı, her yazar kendisini hangi dilde sahiden ifade edebildiğine inandığı yerdir. Orada doğar, kendi inşa eder ve ölür… Başka bir coğrafyaya gitse veya gitmek zorunda kalırsa da onu içinde taşır…

Röportajın devamını okumak için TIKLAYIN

 

Sayfa Derleme Süresi: 6.9667 saniye