'Gülriz Sururi, 6 yaşındayken duyduğu Rumca kelimeyi balıkçılara sordu, annesinin öldüğünü öğrendi'

Medyatava Özel'Kız Gücü Hikâyeleri'nin yazarı Melda Davran, Medyatava'dan Canan Kaya'nın sorularını yanıtladı...

'Gülriz Sururi, 6 yaşındayken duyduğu Rumca kelimeyi balıkçılara sordu, annesinin öldüğünü öğrendi'

Kimi pilot, kimi öğretmen, kimi fizikçi, kimi ise piyanist... Bir bölümü köylü, bir bölümü kentli. Bazılarının hayalleri burjuvazi bir ailede, bazılarınınki ise yetimhane duvarlarında büyüdü... Onlar, yaşam öyküleriyle Türkiye'ye ışık tutan 40 başarılı kadın! 

İşte, o 40 dik duruşlu kadın, belgesel yapımcısı ve yazarı Melda Davran'ın ilk kitabı "Kız Gücü Hikâyeleri"nde buluştu, kitabın yazarı Melda Davran ise Medyatava'dan Canan Kaya ile...

'Kız Gücü Hikâyeleri'nin ortaya çıkış öyküsü röportajımızda! 

 

Canan Kaya / Medyatava

canankaya@medyatava.com

 

Kız Gücü Hikâyeleri ilk kitabınız? Nasıl ortaya çıktı?

Aslında belgesel yapımcısı ve yazarıyım. 20 yıldır portre ve biyografik belgeseller üzerine çalışıyorum ve dergilere portre yazıları yazıyorum. Özellikle çocukluk dönemleri ilgimi çektiği için tanınmış portrelerin çocukluklarını anlatan bir kitap tasarlıyordum. Son iki yılda yurtdışında yayınlanmış bu konudaki illüstrasyonlu örnekler cesaretimi arttırdı ve ben de bu şekilde bir kitap hazırlamaya karar verip, Alfa Yayın Grubu’nun, Vedat Bayrak’ın kapısını çaldım. Caner Eker ve Serhat Gürpınar’ın illüstrasyonları bu hikayelere can verdi, Arzu Çağlan da sağduyusunu  kattı, birlikte çalışmaya başladık.

Kitapta ürettikleri ve söyledikleriyle hayatımızda önemli izler bırakan 40 kadının yaşamından kesitler aktarıyorsunuz. Birçoğu bildiğimiz, bir bölümü de ilk kez tanıştığımız hikâyelerden oluşuyor… Nasıl bir etki yaratacak sizce okurda bu aktardıklarınız?

Evet, ilk defa çocukluğunda hissettiği tutkunun, ateşin, sanat ya da bilim aşkının, o her ne ise yalnızca onun peşinden giden, bundan ne olursa olsun vazgeçmeyen, baskıya, engellemelere direnç gösteren cesur kadınlar bunlar. Aslında kız tutkusu hikâyeleri bunlar; güç de bugün içini boşalttığımız bir kavram. Güç, başarı, para  değil bence bu kadınların öncelikleri hayatta, her ne istiyorlarsa onu yapmak, onlara yap ya da yapma denileni değil, kendi istediklerini... Bunun için de uğraşmak, didinmek, taviz vermemek, eğilmemek, kendi yolundan vazgeçmemek. Bunu hayatlarıyla ödeyenler de var ne yazık ki... Bahriye Üçok gibi, Suat Derviş, Halide Edip gibi sürgüne gönderilenler, Azra Erhat, Aslı Erdoğan gibi hapis yatanlar, işlerinden, hocalıklarından kovulanlar da, yalnız ve kimsesiz hastane köşelerinde  aklını ya da hayatını kaybedenler de...  Edebiyat bize yalnız olmadığımızı, çektiğimiz sıkıntıları, acıları tıpkı bizim gibi başkalarının da çektiğini hatırlatır, tam da bu yönüyle merhem olur. Edebiyatın bir türü olan biyografi de öyle. Pekala bir kişisel gelişim kitabı gibi okunabilir bu kitap, kadınlara, erkeklere ve gençlere ‘yalnız değilsin’ diyen, yaşamın her anının çok kıymetli olduğunu hatırlatan bir kitap.

Siz nasıl deneyimler edindiniz bu hikâyelerden? En çok hangi isimlerin yaşamlarından etkilendiniz?

İçlerinden pek çoğunun yaşamı çok etkileyici, çok vurucu. Kekeme diye alay edilip dilinin altına taş koyarak kendini iyileştiren Betül Mardin, annesinin öldüğünü duyduğu bir Rumca kelimeyi balıkçılara sorarak öğrenen ve öğrendiğini kimseye söylemeyen Gülriz Sururi, ya ben ya seramik diyen kocası Kılıç Ali’ye sakince ‘seramik’ diyen Füreya Koral, yanarak öldüğü evinin duvarında ‘bir daha kimseden borç istemeyeceğim asla’ yazısı yazan yönetmen Bilge Olgaç, Nâzım Hikmet’e ‘eğemedim bu kadının başını, hiddetimden yerde duran gölgesini çiğnedim’ diye şiir yazdıran yazar aktivist Suat Derviş’in imzası ‘çeviren bir kadın’ olarak çıkan Fatma Aliye’nin yaşam hikâyeleri de farklı, dik duruşlu karakterlerinin bir yansıması...

Aktardıklarınız tanınmış kadınların hikâyesi… Ülkenin pek çok bölgesinde sesini duyuramayan çok farklı hikayeleri olan kadınlar da var. Onların hikayelerine de değinmeyi düşünür müsünüz?

Evet tabii. Ama ben okumayı ve gün yüzüne çıkmayan üstü örtülen, gömülen  öyküleri araştırmayı sevdiğim için biraz yakın tarihte iz sürmek peşindeyim bir süre daha...

Bu hikâyeleri günümüzde kadınların yaşadığı zorluklarla karşılaştırdığınızda ne gibi farklılıklar sıralarsınız?

Farklılık görünürde var gibi gözükse de aynı, baskılar da aynı, kadına olan bakış açısı da ne yazık ki biraz kazıyınca bilinçaltlarında aynı. Toplum yavaş yavaş bilinçlense de bugün gördüğümüz feci tablo herşeyin özeti. Fatma Aliye, Nezihe Muhiddin bir şey yazdığında ‘ya babası ya kocası yazmıştır’ diyorlar, buyrun 100 yıl sonra Gülse Birsel’in metinleri için ‘kocası yazıyordur’ dediklerini geçen gün köşesinde yazdı.

Ülkemizde birçok bölgede ne yazık ki hâlâ kadının adı yok… Bununla ilgili ne gibi önlemler alınabilir, nasıl değiştirilebilir bu anlayış?

Kadının adı var dedikçe, erkek çocukları da, kız çocukları da önce ailede, sonra okulda dikkatle, özenle eğitildikçe. Farkındalığımızı arttırdıkça. Önce dilden başlayacağız, dilimizi temizleyeceğiz,  sevmeyi bilmiyoruz. Sevmeye, saymaya açacağız kalplerimizi.

Devamı gelecek mi bu hikâyelerin?

Elbette. Diyorlar ya 'Türkiye’de hikaye bitmez'. Gün ışığına çıkmayı bekleyen çok hikaye ve çok kadın var!

 

 

 

 

Sayfa Derleme Süresi: 0.6692 saniye